devletmemuru

SENDİKA SIK OKUNANLAR KESK 2009 DEĞERLENDİRME RAPORU YAYIMLANDI

KESK 2009 DEĞERLENDİRME RAPORU YAYIMLANDI

KESK'in her yıl yayınladığı yıllık değerlendirme raporlarının sonuncusu KESK 2009 Değerlendirme Raporu yayımlandı.Raporun tam metni web sitemizin sağ sütunundan word dökümanı olarak da indirilebiliyor: 2009 DEĞERLENDİRME RAPORU: Dünyada 2009 yılı gelir dağılımındaki eşitsizliklerin arttığı, işsizliğin ve yoksulluğun derinleştiği, savaşın aktüel bir tehdit olarak varlığını sürdürdüğü ve her türden ayrımcılığın şiddetlendiği bir yıl olmuştur. Üzerinde yaşadığımız ve tek yurdumuz olan dünya, bir avuç sermayedarın kâr hırsı karşısında ekolojik bir felaketle yüz yüzedir. Ekolojik yıkımın, işsizliğin, yoksulluğun ve militarist politikaların insanlarda yarattığı tahribatın sayısal dökümünü yapmak mümkün değilse de, bu olumsuzluklardan en çok etkilenenler yine kadınlar ve çocuklardır.

• Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (İLO) verilerine göre 2009 yılında dünya çapında toplam işsiz sayısı 230 milyonu aşmıştır.

• Dünyada açlık çeken insan sayısı 2009 yılı sonunda 1.04 milyara ulaşmıştır.

• İklime, yoksulluğa, militarizme ve ayrımcılığa dayalı göç ve yerinden edilmeler 2009 yılında artarak sürdü.

• Kürt yurttaşlarımızın 21. yüzyılda kendi kimliğini ifade edemeyen, anadilinde eğitim hakkından yoksun bırakıldı ve ‘öteki’ olarak dışlandı, imha edilmek istendi, tepki gösterdiği zaman da terketmesi istendi

• İsrail ve Filistinlilerin arasının en çok açıldığı yıl olan 2009 yılında Ortadoğu’daki barış sürecinde ilerleme sağlanamadı.

1.DEMOKRASİ

1.1. Çalışma Yaşamında Antidemokratik Uygulamalar

Çalışma Yaşamının demokratikleşmesi Türkiye toplumunun en önemli önceliklerinden biridir. Yapısal uyum programlarının dayattığı ve AKP’nin titizlikle yerine getirdiği sağlık ve sosyal güvenlik alanının piyasa düzenine terk edilmesini hedefleyen SSGSS yasası yıkıcı etkilerini göstermeye başladı. Yasa emekçilerin kazanılmış haklarını ellerinden almakla kalmadı yıllardır emekçilerin dile getirdiği “mezarda emeklilik” anlayışını çalışma yaşamına hakim kıldı. Emeklileri yapısal bir yoksullaşma tehdidi ile yüz yüze bıraktı. Kamu çalışanları zaten vergi ve primlerle katıldıkları sisteme yürürlüğe giren yasa ile katkı payı ödemek zorunda da bırakıldı. Benzer şeklide, eczacılar ile AKP arasındaki gerginlik artarken, eczacılar örgütlü mücadelelerini yükseltti.

1.2. Sendikal Hak İhlâlleri

1.2.1. Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı:

Konfederasyonumuza bağlı Tüm Bel Sen 12–13 yıldır yaklaşık 222 belediyede toplu sözleşme yapmıştır. Ancak hükümet, İçişleri Bakanlığı tarafından yazılan bir yazı ile yapılan bu toplu sözleşmelerin uygulanmaması konusunda belediyelere baskı yapmaktadır. Bu noktada, Danıştay’ın 2005/1363 sayılı ve 17.11.2005 tarihli kararı, Belediyelerin yaptıkları toplu sözleşmelerin bir suç teşkil etmediğine ve Belediye Başkanlarının bu nedenle yargılanamayacağına meşruiyet kazandırmıştır. Danıştay kararı, Tüm Bel Sen’in yapmış olduğu toplu sözleşmelerin yasal ve ILO Sözleşmelerine referans vererek geçerli olduklarına ilişkin bir karar olduğundan çok önemlidir. Ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 21.11.2006 tarihinde TUM BEL SEN davasına ilişkin verdiği karara rağmen, İç İşleri Bakanlığı kararını geri çekmemiş, yerel yönetimlere toplu sözleşmeleri uygulamamaları yönünde baskı yapmaya devam etmektedir.

Konfederasyonumuza bağlı Yapı Yol Sen’in 1998 yılında yapmış olduğu iş bırakma eylemi nedeniyle, hükümet sendikamıza para cezası vermişti. Üye Sendikamız bu hukuk dışı uygulamaya itiraz ederek önce iç hukuk yollarına, ardından da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştu. AİHM, 17 Temmuz 2007 tarihinde davayı sonuçlandırarak, davamızda haklı olduğumuza ve ceza olarak ödediğimiz paranın devlet tarafından tazminine karar vermiştir. AİHM kararında, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesi’ni ihlal ettiğini ve iç düzenlemeleri buna göre yapmadığını belirtmiştir. Tüm bu yasal süreçlere ve uyarılara rağmen, hükümet bu konuda gerekli adımları atmamaktadır.

2008 yılında ise, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesince kamu görevlilerinin sendikal hakları ile ilgili çok önemli iki karar verilmiştir. Bunlardan biri Konfederasyonumuza bağlı Eğitim Sen’in yapmış olduğu iş bırakma eylemi nedeniyle disiplin cezası verilen üyeleri adına yapılan başvuruda verilen karardır. 17 Temmuz 2008 tarihli bu kararla AİHM, bir kez daha; Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesinde düzenlenen örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğini, iş bırakma ve grevin sendikal örgütlenme hakkının gereği olduğunu ve emekçilerin hak arama mücadelesinin olmazsa olmaz araçlarından biri olduğunu belirtmiştir.

Diğer karar, konfederasyonumuza bağlı Tüm Bel Sen tarafından yapılan başvuru üzerine, AİHM Büyük Dairesi tarafından 12 Kasım 2008 tarihinde kesin olarak sonuçlandırılan, kamu görevlileri sendikalarının toplu sözleşme hakkının varlığını tescil eden karardır. Kararda, sözleşmenin 11. Maddesinde düzenlenen sendikal örgütlenme hakkının ILO sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı ile güvence altına alınan toplu sözleşme hakkını da içerdiği, bu nedenle, Tüm Bel Sen ile Gaziantep Belediyesi arasında yapılan toplu iş sözleşmesinin yerine getirilmemesinin, sendikal örgütlenme hakkını ihlal ettiği açıkça ortaya konulmuştur.

Konfederasyonumuzun başından beri mücadelesini verdiği toplu sözleşme ve grev hakkının kamu görevlilerinin temel hakkı olduğu hukuksal olarak nihai olarak çözümlendiği halde Hükümet, toplu sözleşme ve grev hakkımızı tanımamakta ısrar etmektedir. Hükümetin hak, hukuk tanımaz tavrı konfederasyonumuza yönelik olarak, aşağıda bazı örneklerini sunduğumuz hak ihlalleri ile 2009 yılında da somut olarak görülmektedir.

1.2.2. Ayrımcılık ve Kadrolaşma:

Kamu alanı, AKP hükümetinin siyasi kadrolaşma ve ayrımcı yaklaşımlarının en açık şekilde gözlemlenebileceği alanlardan biridir. Hükümetin kendisine yakın Memur Sen konfederasyonunu kayırma yaklaşımına karşılık, konfederasyonumuz üye ve yöneticilerine yönelik uyguladığı baskı ve yıldırma politikaları, 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Binnaz Toprak tarafından hazırlanan raporda değinilenlerden çok daha yoğun ve sistematiktir.

Tatvan Belediyesi’nde (VAN) çalışanlara, sendikamız Tüm Bel Sen’e karşı Memur Sen’e bağlı Bem Bir Sen’e üye olmaları koşulunda bazı ayrıcalıklar tanınmasında olduğu gibi, raporda geçen şu anlatım konfederasyon üyelerimize yönelik ayırımcılığın basit bir örneğidir:

“Görüştüğümüz birçok öğretmen laik kimlikli meslektaşlarının bile Eğitim-iş sendikası üyesiyken Eğitim-Bir-Sen’e geçtiklerini, bu değişikliği mesleklerinde terfi etmek ya da iyi sicil almak için yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyordu. ilçeden merkeze gelmek ya da kariyerinde yükselerek okul müdürü olmak isteyen öğretmenlere “açıkça” Eğitim-Sen’den istifa edip Eğitim-Bir-Sen’e üye olmalarının teklif edildiğini,…anlatıyordu.”

Hükümetin kadrolaşma ve ayrımcılık politikalarını yaymaya çalıştığı kurumlardan biri de, bir kamu tüzel kişisi olarak özerk ve tarafsız olması gereken Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’dur. TRT’deki emekçilerin hak ve çıkarlarının yanı sıra, halkın bilgi edinme hakkını savunan ve kamu hizmeti yayıncılığını gereği olarak özerk, demokratik ve katılımcı bir kurumun mücadelesini veren sendikamız Haber Sen, TRT’deki yolsuzluk, usulsüzlük ve yandaşlık ilişkilerinin üzerine gittikçe, üye ve yöneticilerine yönelik saldırılar artmıştır. Haber-Sen üyesi bazı yöneticiler, TRT yönetimince görevlerinden alınmış ve faaliyetlerinden dolayı haklarında soruşturma açılmıştır. En son, Haber Sen yönetim kurulu üyelerinden Osman KÖSE ve iki üye hakkında disiplin soruşturması açılmış ve soruşturma sonuçlanıncaya kadar görevinden alınmışlardır.

1.2.3. Meslekten Men:

2008 yılında olduğu gibi, 2009 yılında da yaşanan hak ihlallerinde dikkat çeken yön, ihlallerinin üyelerimizi aşarak artık genel merkez yöneticilerimiz de dahil olmak üzere şube yöneticilerimiz ve temsilcilerimize yönelmesidir. SES Genel Başkanımız Bedriye Yorgun, DİVES Genel Başkanımız Lokman Özdemir ve SES MYK üyemiz Meryem Özsöğüt görevden alınmışlardır. Bu ihlallerin yanı sıra, Haber-Sen Merkez Yönetim Kurulu üyesi olan Osman KÖSE hakkında açılan soruşturma sonuçlanıncaya kadar görevinden alınmıştır.

1.2.4. Adli Soruşturma ve Hapisle Cezalandırma:

Hükümetin konfederasyonumuz ve bağlı sendikalara yönelik baskıları son dönemde artarak sistematik hale gelmiştir. 2009 yılı boyunca, onlarca yönetici ve üyemiz hakkında emek ve demokrasi mücadelesinin gereği olarak katıldıkları 1 Mayıs, 8 Mart, Newroz kutlamaları vb. etkinlikler ve basın açıklamaları öne sürülerek hapis cezası verilmesi istemiyle adli soruşturma açılmıştır. Yöneticilerimiz hakkında başlatılan ceza soruşturmaları, yakalama ve tutuklama kararları ile ileri bir boyuta taşınmıştır. Doğrudan örgütlülüğümüzü hedef alan bu durum konfederasyonumuzu kamuoyu nezdinde potansiyel “suçlu” gösterme amacı da taşımaktadır.

28 Mayıs 2009 tarihinde sabah yaklaşık saat 04.00 sularında başlatılan operasyon, Konfederasyonumuzu yıldırma ve marjinalize etmeye yönelik bu sistematik baskıların en son örneğidir. Bu operasyon çerçevesinde, 34 üyemiz gözaltına alınmış ve ardından KESK Kadın Sekreteri Songül MORSUNBUL, eski KESK Genel Sekreteri Abdurrahman DAŞDEMİR, Eğitim Sen Kadın Sekreteri Gülçin İSBERT ve eski Eğitim Sen Kadın Sekreteri Elif Akgül ATEŞ de dahil olmak üzere 22 üye ve yöneticimiz tutuklanmıştır. Bu 22 arkadaşımızın dışında, 10 arkadaşımız da tutuklanmıştır.

28 Mayıs 2009 tarihinde KESK Genel Merkezi, İzmir ve Van şubeleri ve gözaltına alınan üyelerimizin ev ve işyerleri Jandarma tarafından basılmış ve aranmıştır. Yönetim kurulu üyelerimizin, aynı zamanda görev yaptıkları kurumlarda kabul edilemez bir biçimde arama yapılmış olmasının yaratacağı sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, yönetim kurulu üyelerimiz ve sendikalarımızın hedef haline getirildiği açık biçimde anlaşılmaktadır. Konfederasyonumuz MYK üyesi Songül MORSÜMBÜL, kamu çalışanı olmasına ve adresinin belli olmasına rağmen, 27.05.2009 günü İstanbul’da Konfederasyonumuz adına katıldığı bir toplantı sonrasında, 28.05.2009 günü İstanbul Atatürk Havalimanında gözaltına alınmış, daha sonra sorgulanmak üzere aynı gün İzmir’e götürülmüştür. Aynı saatlerde jandarma tarafından Genel Merkezimize JİTEM tarafından baskın düzenlenmiş, yönetim kurulu üyemizin kullandığı oda aranmış, neredeyse tamamı Konfederasyonumuza ait çok sayıda belge ve dokümana el konulmuştur. KESK Kadın Sekreteri Songül MORSÜMBÜL’ün kullandığı oda aranmış, neredeyse tamamı Konfederasyonumuza ait çok sayıda kadın çalışmalarına ve sendikal faaliyetlere ilişkin belgeye ve bir bilgisayara ve 18 adet CD’ye suç unsuru olarak el konulmuştur. Arama yapan kişilerin ne aradıklarını dahi bilmedikleri bu işlemin CMK 119 ve 251. maddeleri gereği bizzat savcı tarafından yürütülmesi gerekirken, yetkisiz jandarma tarafından yapılmıştır; polis sadece aramayı izlemekle yetinmiştir.

Gözaltına alınan üyelerimizin ev ve işyerleri dışında sendika şube binalarında da aramalar yapılmıştır. Bu da operasyonun esas olarak sendikalarımızın hedef haline getirilmesi ve kamuoyundaki saygınlıklarının zedelenmesi amacı taşındığının bir başka göstergesidir. AKP hükümeti ve çatışmalı ortamdan beslenen kesimler çalışma yaşamındaki anti-demokratik uygulamalara, örgütlenme, TİS ve grev önündeki engellere ve militarist politikalara karşı yükselttiğimiz mücadelenin önünü kesmek, sindirmek ve toplum nezdinde konfederasyonumuzu tartışmalı hale getirmek istemektedir.

Neredeyse tamamı kamu görevlisi ve kamu görevlileri sendikalarının yöneticisi olan, görev yerleri ve adresleri belli olan üye ve yöneticilerimizin tutuklanması, 24 saat boyunca avukatları ile görüştürülmemesi ve dosyadaki uzun süreli gizlilik kararıyla, hiç kuşku yok ki İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 5. maddesi ile güvence altına alınan ‘Adil Yargılanma İlkesi’ ihlal edilmiştir. Hukuksuzca sürdürülen bu operasyon sonucunda, dosyadaki gizlilik kararı gereği, savcının iddianameyi sunduğu 31 Temmuz 2009 ve iddianamenin kabul edildiği güne değin, avukatlarımız soruşturma dosyasını inceleyememiştir. İlk duruşmaları, operasyondan tam 6 ay sonra 19–20 Kasım 2009 tarihinde İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılmıştır. Demokratik bir ülke olduğunu iddia eden Türkiye’de, sendika liderlerinin duruşmalarının 6 ay sonrasında yapılması kabul edilemez. Sürecin başından beri yaşanan bu hukuksuzluklara bir yenisi de, cezaevlerinin koşulları nedeniyle eklenmiştir. Yaklaşık 6 ay boyunca tutuklu olan üye ve yöneticilerimiz arasında ciddi sağlık sorunları olanların durumları cezaevlerinin sağlıksız ve insanlık-dışı koşullarında daha da kötüleşmiştir.

Her aşaması hukuksuzluk örnekleriyle dolu olan ve 19–20 Kasım tarihlerinde yapılan ilk duruşmalarında tahliye olan 22 arkadaşımızın ve 31 kişinin yargılandığı İzmir Davası, emek ve meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, çeşitli siyasi partilerin ve aydınların dayanışması açısından güzel bir örnek oluşturmuştur. Arkadaşlarımızın serbest bırakılmasında KESK emekçilerinin kararlı mücadelesi ve ulusal/uluslararası dayanışma belirleyici olmuştur. Böylece JİTEM patentli operasyonda KESK’i yalnızlaştırma, krimanilize etme, iç parçalanma yaratma hedefi boşa çıkarılmış, emek ve demokrasi mücadelesinin birbirinden ayrılmayan, birbirini büyüten ayrılmaz parçalar olduğu her platformda daha yüksek sesle dile getirilmiştir.

Sendikamız Eğitim Sen'in Toplu İş Sözleşmesi (TİS) talebiyle Türkiye'nin dört bir yanından Ankara'ya başlattığı yürüyüşü nedeniyle Adana'da 4 Haziran 2009 tarihinde yüzlerce eğitim emekçisinin yaptığı yürüyüşe katılan Eğitim Sen, Haber Sen ve BTS yönetim kurulu üyeleri ve KESK Dönem Sözcüsü hakkında soruşturma açılmıştır. Artık TİS talep etmek bile soruşturma konusu olabilmektedir. Eğitim-Sen’nin 5 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da sonlandırdığı TİS yürüyüşüne polis müdahale etmiş, aralarında Eğitim Sen Genel Başkanı da olmak üzere onlarca kişi yaralanmıştır, birçok üyemiz doktordan rapor almıştır. KESK MYK üyesi Adnan Gölpunar, Hüseyin Gölpunar, Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Eğitim Sen MYK üyesi Saim Gültekin ve Şube yöneticisi Dengiz Sönmez hakkında adli soruşturma açılmıştır.

1.2.5. Disiplin Soruşturması ve Disiplin Cezası:

600 den fazla üye ve yöneticimiz sendikalarımızın basın açıklamaları da dahil olmak üzere, sendikal faaliyete katıldıkları gerekçesiyle çeşitli yaptırımlara maruz kalmıştır. Çok büyük bir kısmı hakkında disiplin ve adli soruşturma açılmıştır. Bir kısmı uyarı, kınama, kademe ilerlemesinin durdurulması, hapis cezası ve aylıktan kesmeden memuriyetten mene kadar değişik cezalarla cezalandırılmışlardır.

İş bırakma eylemlerinin kamu görevlilerinin örgütlenme hakkı kapsamında ele alınması gerektiği ve suç oluşturmadığı konusunda AİHM kararları olmasına rağmen üyelerimiz, halen iş bırakma eylemlerine katıldıkları için disiplin cezalarıyla cezalandırılmaktadır. Örneğin 14 Nisan 2009 tarihinde ülke çapında gerçekleştirdiğimiz yarım günlük iş bırakma eylemine yaptığımız çağrıya uyarak katıldıkları için sendikamız BES Mersin ve Antalya şube yöneticileri çeşitli disiplin cezalarıyla cezalandırılmışlardır.

1.2.6.Sürgün:

Hükümetin sendikamız üyelerine yönelik uyguladığı en yaygın hak ihlallerinden biri olan sürgün cezası, 151 Sayılı ILO Sözleşmesi’nin 4. maddesinde güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünü yok sayan bir anlayışın yansımasıdır. Sürgünler bu yıl da sadece üyelerle sınırlı kalmamıştır. 2009 yılının sadece ilk yarısında, sendika yöneticisi veya temsilcisi olan 21 kişi sürgün edilmiştir.

1.2.7. Sendikal Faaliyetlerin Engellenmesi:

Konfederasyonumuza yönelik son operasyon çerçevesinde, Eğitim Sen ve BTS sendikalarımızın Sivas, İzmir, Batman ve Van şubeleri basılmış ve belgelerimize el konulmuştur. Diğer taraftan, Kabahatler Kanunu adeta sendikal basın açıklamalarımızın engellenmesine tahsis edilerek sendikalarımız, idari para cezaları ile engellenmeye çalışılmıştır.

Başta Adalet Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve özellikle AKP’li belediyeler olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında konfederasyonumuza bağlı sendikalara ait pano ve afişlere izin verilmemekte, ilan ve duyuru yapılması engellenmektedir.

Tüm Bel Sen üyesi İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyesi çalışanları kamera sistemi ile gözetlenmekte ve ses sitemi ile uyarılmaktadır. Böylelikle, bina içerisindeki yer değiştirmeleri ve iletişimleri sınırlandırılmaktadır. Belediyeler yetkili olduğu halde konfederasyonumuza bağlı Tüm Bel Sen yerine yetkisiz Bem Bir Sen sendikası ile toplu sözleşme yapmaktadırlar.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Baykara v. Türkiye kararına rağmen 2008 yılında da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından tüm sendikalarımıza, tüzüklerinde geçen “toplu sözleşme ve grev hakkına” ilişkin ibarelerin çıkarılması istenmiş, sendikalarımızın içişlerine müdahale edilmiştir. AKP hükümeti haklarımızı ihlal etmekle kalmamış, hak ihlallerine yönelik açtığımız davalarda verilen mahkeme kararlarına da uymayarak “polis devleti” olma eğilimini sürdürmüştür.

1.3. 2009 Yılında Türkiye’de Siyaset, İfade Özgürlüğü ve İnsan Hakları

Geride bıraktığımız 2009 yılı Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde kara bir leke olarak anılacaktır. 2008 yılında iktidar partisi AKP ve DTP’ye yönelik açılan kapatma davaları sonucunda AKP kapatılmamış ancak “cezalandırılmıştır”; DTP ise kapatılmıştır. Devletin DTP davası karşısındaki tutumu Kürt Sorununa yaklaşımı ile atbaşı gitmektedir ve alınan kapatma kararının siyasi niteliği, meşru siyasete karşı bir tehdit olarak Türkiye demokrasisini zedelemektedir. Temsil esasına dayanan çoğulcu demokrasilerde siyasal partiler siyasal alana katılımın en önemli kurumlarından biri iken ve Türkiye’deki mevcut katılım ve temsil sistemi zaten birçok sorunu barındırır iken, bir de seçilenleri yok saymak bir demokrasi ayıbıdır.

2009 yılında da aydınlara, yazarlara, düşünce insanlarına ve medyaya yönelik soruşturma, yargılama, cezalandırma geleneği sürdürülmüştür. 2009 yılının ilk on ayında düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikteki davalardan dolayı mahkum edilen kişi sayısı 2008 yılına göre yaklaşık yüzde 64 artarak, 355’e yükselmiştir. Türkiye düşüncelerini açıkladığı için insanların yargılandığı, tutuklandığı bir ülke olma kimliğinden çıkarılamamıştır. AKP iktidarı Avrupa Birliğinden gelen yoğun baskıya karşın 301. Maddeyi halen daha kaldırmamış; yargılamayı Adalet Bakanı’nın vizesine bağlayarak bir hukuk skandalına imza atmıştır. Diğer taraftan ifade özgürlüğünün ihlali sadece 301. Madde ile sınırlı kalmamaktadır. Mevcut haliyle anti demokratik nitelikli Türk Ceza Kanunu’nda ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik birbiri yerine kullanılabilecek en az 15 madde bulunmaktadır.

Basın özgürlüğü alanında Türkiye’nin 2009 karnesi de bozuktur. 2009 yılının ilk 11 ayında başta sosyalist ve demokrat kimlikli medya olmak üzere yayını durdurulan gazete ve dergi sayısı 29’dur. 65 kitapla ilgili olarak dava açılmış ve erişim yasağı getirilen internet sitesi yaklaşık yüzde 12.169 oranında artarak 4662’ye yükselmiştir. AKP hükümeti kendini konu alan mizahçılara, eleştirmenlere ve gazetecilere tazminat davaları açmaya devam etmektedir. Kendi yandaş medyasını yaratıp, mevcut tekel yapılarını güçlendirerek halkın doğru habere ve bilgiye ulaşma hakkını engellemektedir. Bunların yanı sıra, 2009 yılında AKP hükümetinin Doğan Grubuna yönelik verdi cezası Türkiye ve uluslar arası kamuoyunda çeşitli yorumlara konu olmuştur. AKP kimi kesimler tarafından hukukun savunucusu ve uygulayıcısı gibi yansıtılırken, kimi çevreler de Doğan Grubuna yönelik bu cezayı basın özgürlüğünün ihlali olarak kabul etti. Açıktır ki, medyanın mevcut politik-ekonomisi düşünüldüğünde basın özgürlüğünden ve dahası Doğan Grubundan basın özgürlüğünün temsilcisi olarak söz etmek mümkün değildir.

2009 yılında Türkiye’nin insan hakları profili açısından göze çarpan nokta ise, güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddette hiçbir azalmanın olmaması ve yurttaşların yaşam hakkını tehdit eden boyuta varması olmuştur. 1 Aralık 2009 tarihine kadar 5 kişi gözaltında, 33 kişi ise cezaevinde yaşamını yitirmiştir. Yargısız infaz, “dur” ihtarı, rast gele ateş açma olaylarında güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren kişi sayısı 46’dır. 2009 yılında 17 faili meçhul cinayet işlenmiştir. 1994–1995 yıllarında Cizre İlçesi’nde meydana gelen faili meçhul cinayetler ile ilgili açılan dava umut verici olsa da, kayıplar ve faili meçhul cinayetler konusunda AKP hükümeti tarafından da güçlü bir irade ortaya konamamıştır. Bu yıl kasım ayı sonuna kadar TİHV’e işkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesi ile 436 kişi başvuru yapmıştır. Bunlardan 252’si bu yıl içinde işkence gördüğünü belirtmiştir. Türkiye, güvenlik güçlerinin insanlara işkence yaptığı, karakolda, sokakta, hapishanede işkence ile insanların öldürüldüğü bir ülke olmaktan kurtulmalıdır.

Toplantı ve gösterilerde aşırı güç kullanarak, AKP iktidarı 2009 yılında da güçsüzlüğünü ortaya sermiştir. 8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs kutlamaları karşısındaki emek düşmanı ve sözde demokrat tavrını sürdürmüş; İstanbul, Van, Diyarbakır, Hakkari, Siirt başta olmak üzere ülkenin bir çok kentinde düzenlenen kutlamalarda halka yönelik polis şiddetini tırmandırmıştır. Dünya kamuoyunun da devletin uyguladığı şiddeti çeşitli vesilelerle kınadığı polis saldırılarında 5 yurttaşımız hayatını kaybederken yüzlercesi yaralanmıştır. Toplantı ve gösterilere müdahale sonucu 1414 kişi gözaltına alınmış, bunlardan 369’u tutuklanmıştır. Bunların yanı sıra, Terörle Mücadele Kanunu’na (TMK) karşı geldikleri gerekçesiyle 177 Kürt çocuğu bu yıl içinde özel görevli ağır ceza mahkemelerinde yargılanmaya başlamıştır.

2009 yılında cezaevlerindeki tutuklu sayısı giderek artmıştır. Kasım ayı itibarı ile 117.061 kişi cezaevlerinde tutulmaktadır. Bunların 40.206’sı tutuklu, 19.970’i hükmen tutuklu, 56.885’i hükümlüdür. Bunlardan 2.603’ü çocuk tutuklu ve hükümlüdür. Cezaevlerinde halen ağır sağlık sorunları yaşayan 44 tutuklu nitelikli tedaviye erişemedikleri için ölüme terk edilmektedir. Cezaevlerinde tecrit edici insanlık dışı uygulamalar ve hak ihlalleri artarak devam etmektedir. Tutuklulara yönelik sürekli işkence mantığı üzerinden yürütülen F tipi cezaevleri, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin eleştirilerine konu olmaya devam etmektedir. Cezaevlerinin ayrımsız İHD, MAZLUMDER ve TİHV denetimine açılması isteği bu yıl da kabul görmemiştir. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller giderek artmaktadır. Darbe anayasasına dayanarak rahatlıkla kapatılabilen siyasal partilerle engellenen siyasal katılım beraberinde bir çok sıkıntıyı getirmektedir. 2009 yılında siyasal partiler ve dernekler hakkında açılan kapatma davaları sayısı 6’dır. Çeşitli parti binalarına 129 saldırı düzenlenmiştir. Kolluk kuvvetleri tarafından parti ve çeşitli kurum binalarına 42 kez baskın yapılmıştır. Siyasi iktidarın otoriter devlet yönetim anlayışının öncelikli mağdurlarından biri de KESK’tir. Son olarak 28 Mayıs’ta Konfederasyon Genel Merkezimizin ve şubelerimizin basılarak arkadaşlarımızın gözaltına alınması ve ardında 6 ay boyunca cezaevlerinde tutulması bu durumun en somut örnekleridir. KESK operasyonunu mümkün kılan ve aynı zamanda ülkede her gün bir başkası ortaya çıkan darbe yapılanmalarına da zemin teşkil eden EMASYA protokolü ortada durmaktadır. Demokratik bir ülkede varlığı dahi düşünülemeyecek bir gizli olağanüstü hâl yasası gibi işletilen bu protokol iptal edilmelidir. Emekten, demokrasiden, insan haklarından ve barıştan yana mücadele veren kişi ve kurumlara yönelik bu baskı ve şiddettin hiç bir meşru zemini yoktur.

1.4. Kürt Sorunu

Türkiye’de insan haklarının ve demokrasinin tesisine yönelik yıllardır gündeminde aşılmayı bekleyen eşik noktası Kürt sorunudur. Türkiye’nin “kendinden olmayanı” yok sayan ve ancak yarattığı farazi “düşmanlar” üzerinden kendini yeniden üretebilen devlet politikası, Kürt sorununu bir asayiş ve güvenlik sorunu olarak ele almaya devam etmektedir. Devletin ve hükümetlerin sorunu bir terör ve asayiş sorunu olarak gören yaklaşımı, şiddetin siyasal ve sosyal hayatımıza egemen olmasına yol açmıştır. AKP’nin bir yandan sürdürdüğü “demokratik açılım” söylemi, diğer yandan da bu açılımın altını oymaya yönelik sistematik saldırıları sorun karşısındaki tutarsız tavrını her geçen gün daha da güçlendirmektedir.

DTP’nin kapatılması ve ardından eski DTP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonla birlikte açıktır ki, sorunun taraflarını dışlayan yaklaşım seçilmişlere kadar uzanmaktadır. AKP’nin Kürt sorununu Kürtleri taraf olarak kabul etmeyen bir yaklaşımla ele almaya çalışmasının kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Kürt sorununda demokratik ve barışçı çözüm imkânları karşısında en büyük engel kuşkusuz AKP’nin de şovenizmi kışkırtan politikaları savunan muhalefet gibi içselleştirmiş bulunduğu otoriter yönetim ve devlet zihniyetidir. Kürt sorununda anayasal yurttaşlık, ana dilde eğitim gibi temel adımlar atılmaksızın ilerleme sağlanamayacağı net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Son dört yılda hesaplanabildiği kadarıyla sadece gazetelere intikal eden 41 linç girişimi olmuştur. Bu tablo korkutucudur. Linç kültürünü besleyen çevrelerin tersine, toplumun beklentisi Kürt sorununun insan hak ve özgürlüklerinin temel alınarak çözülmesi; yani daha fazla kan, gözyaşı dökülmesinin durdurulmasıdır.

1.5. Alevi Sorunu

“Tek tip yurttaş” yaratma projesinin parçası olarak etnik, kültürel ve dinsel farklılıkları tehdit olarak gören tekçi devlet mantığından Alevi kardeşlerimiz de kendilerine düşen payı almaktadır. Egemen anlayışın dışında kaldıkları için yüzyıllardır ‘sapkınlıkla’ suçlanan Alevilerin maruz kaldığı sistematik baskı ve asimilasyon politikalarına yönelik en son CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in TBMM kürsüsünden Dersim katliamı ile ilgili onaylayıcı açıklamaları egemen çevrelerin soruna ilişkin yaklaşımını yeniden deşifre etmiştir.

Yukarıdan aşağıya yapılan müdahale ile devletin dini kontrol altına alma çabaları laiklik anlayışının gereği olarak uygulanmış, egemen anlayışın dışında kalanlar yok sayılmıştır ve sayılmaya devam edilmektedir. Diğer taraftan, Haziran ayında başlayan “Alevi Çalıştayları” çerçevesiyle sınırlandırılan “Alevi Açılımı”, Aralık ayında yapılan 6. Çalıştaya Kahramanmaraş Davasının 1 no’lu sanığı Ökkeş Şendiller’in AKP tarafından davet edilmesi ile tıkanma noktasına gelmiştir. Açıktır ki, farklılıkları tehdit olarak kavrayan anlayış, siyasal ve toplumsal yaşamımızdan tamamen sökülüp atılmadıkça yaralar sarılmayacak, öfkeler durulmayacaktır.

1.6. Derin Yapılanmalar

2009 yılı bir yandan Ergenekon davası, bir yandan darbe planları ile devlet içinde yer alan bir takım derin yapılanmalarla ilgili önemli gelişmelere sahne olmuştur. Bu tarz devlet içi yapılanmaların demokratik bir rejimle bir arada olması dahi düşünülemez.

Öte yandan yılın son günlerinde ortaya çıkan ve Başbakan Yardımcısı’na suikast girişimi olarak öne çıkan gelişme son derece çarpıcıdır. Bu soruşturma kapsamında Özel Kuvvetlere ait “kozmik oda”da sivil yargı güçleri tarafından arama yapılabilmesi bile tartışma konusu olmuştur. Ancak hem Ergenekon davası ve hem darbe, suikast soruşturmalarının dar kapsamlı tutulması, yakın tarihimizde yaşadığımız 1 Mayıs, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının, sayısız siyasi cinayetin ve güneydoğuda gerçekleştirilen binlerce faili meçhullerin ortaya çıkarılması yönünde genişletilmemesi kaygı vericidir.

Devlet içinde derin yapıları ortaya çıkarmak ancak yakın tarihimizin karanlığını ortaya çıkarma ve toplumsal/tarihsel bir hesaplaşmaya hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır.

Derin yapılanmalar sadece münferit davaların konusu olmaktan çıkarılmalı ve bu amaca yönelik olarak soruşturulmalıdır. Bütün devlet içi gizli yapılanmalar mutlaka dağıtılmalı, bu yapılanmaların işlediği suçların hesabı sorulmalıdır.

2. Emekçi Güçler Açısından 2009

Kapitalizmin son küresel krizinin etkileri 2009 yılında derinleşerek, her krizde olduğu gibi emekçilerin sırtına yüklenmeye çalışılmıştır. Küresel sermayeye eklemlenmek için yeniden yapılandırılan kamu alanı beraberinde birçok hak kayıplarını getirmektedir. Bütçeden sağlık ve eğitim gibi temel hizmet alanlarına ayrılan pay azalırken, kayıt parası ya da katkı payı adı altında alınan paralarla temel kamu hizmetleri giderek özelleştirmelere açılmaktadır.

Diğer taraftan, tüm bu artan sömürü ve baskı karşısında 2009 yılı tüm emekçiler için kendi güçlerini yeniden fark edebildikleri, mücadelenin özneleri olduklarını hissedebildikleri bir yıl olmuştur. 29 Kasım 2008 ve 25 Kasım 2009 arasında yaşanan mücadele süreci ve eylemlilikler, emek hareketliliğinin gelişeceğine dair güçlü işaretler sunmuştur. Getirdikleri moral kazanımların yanı sıra, mücadelenin yürümesi gereken hattı göstermesi bakımından da eylemlerimizin sonuçları değerlidir. En son 25 Kasım Grevi moral, güven ve coşkuya neden olmuştur. Kamu hizmetlerinin %90 oranında durduğu, 12 Eylül faşist darbesinden bu yana katılımın en yüksek olduğu kapsamlı bir grev olmuştur. Grevin başarıya ulaşması ve katılımın yüksek olmasında eğitim, sağlık, büro, yerel hizmetler, enerji, yol, iletişim gibi tüm işkollarında kararlı bir mücadele yürütülmüş olması belirleyici olmakla birlikte; özellikle ulaşımda trenlerin durdurularak grevin hem içerik hem de kavram olarak içinin doldurulması KESK’in direnme hattı ve anlayışına uygun düşmüştür. Grevin sadece KESK’le sınırlı kalmaması için diğer konfederasyonlarla, emek ve meslek örgütleriyle, demokratik kitle örgütleriyle ve bazı siyasi partilerle yapılan görüşmeler sonuç vermiş ve eylemin başarıya ulaşmasında en önemli etken bu kapsamdaki bir birlikteliğin sağlanmış olmasıdır. Bu durum, emek ve demokrasi mücadelesinin toplumsal muhalefetin en dinamik ve demokratik bileşenleriyle yapılması gerektiği şeklindeki yönelimin haklılığını göstermektedir. Grevdeki başarının arka planlarından biri de son yıllarda gerçekleştirilen büyük eylemlerden sonra rehavete sürüklenmeme, süreklileşen bir mücadele anlayışını esas alma ve emek gündeminden kopmamadır.

“Artık bıçak kemiğe dayanmıştı, bu katılım ekonomik krizin doğal sonucudur” tespiti ve eylemin başarısını kendiliğinden bir sonuç olarak görmek aylardır çalışan KESK kadrolarına, üyelerine haksızlık olur. Evet, kriz derinleşiyor, etkileri geçen yıla oranla bu yıl daha çok hissediliyor. İşsizlik yine tırmanışta. Zamlar aldı başını gidiyor. Özelleştirmeler devam ediyor. Kamuda performans sistemi hazırlıkları son aşamasına geldi, her an uygulamaya sokulabilir. TİS ve grev hakkımız hala engelleniyor vb. Hiçbir başarı kendiliğinden gerçekleşmez. Yoğun çaba, örgütlenme, işyerinde üyelerle birebir görüşme, bölge toplantıları ve il gezileri, toplu görüşmeler sürecindeki eylem ve etkinlikler, eylemin diğer örgütlerle ortaklaştırılması vb. çabalar görülmeden yapılacak değerlendirmeler subjektif sonuçlara götürür.

Başta Başbakan olmak üzere, AKP Hükümeti grevin başarısı karşısında ve daha güçlü eylem ve etkinliklerin önünü almak için baskı, yıldırma ve gözdağı politikalarını yoğunlaştıracaklarının sinyalini veriyorlar. Bunun 2009 yılının sonlarında en somut örneğini TEKEL işçilerine yönelik tavrında görmekteyiz. Emek düşmanı AKP insan onuruna yakışmayan bir istihdam biçimi olan 4-C kadrolarını “yetimin hakkını yememek” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışırken, aslında yetim hakkı yemeye devam etmektedir. TEKEL işçilerine yönelik son darbe de haklarında başlattığı adli soruşturma ile çalıştıkları kurumdan gelmiştir. Bizler emekçiler olarak buradan bir kez daha tekrarlıyoruz ki, tüm bu sömürü, baskı ve sindirme politikalarına meşru ve fiili mücadelemizle karşı durmaya devam edeceğiz.

3. Kadın Sorunu

Bu yıl da sayısız kadın ülkenin her yerinde tecavüze uğramış, katledilmiş, eşleri tarafından dövülmüş, töre ve namus cinayetlerine kurban verilmiş, intihara zorlanmış, küçük yaşta kız çocukları cinsel istismara uğramıştır. TCK'de töre ve namus cinayetlerini içeren 82. maddesi kapsamında 2002 yılında 66 olan kadın cinayeti, 2009'un ilk 7 ayında 953'ye yükselmiştir. Kadının suçlu, erkeğin mağdur olarak kabul edildiği namus ve töre cinayetlerinde, namus kavramı kadının bedeni üzerinde toplumsal kontrol aracı olmaya devam etmektedir. Töre ve namus cinayetlerini sadece feodal değerlerle ve bireylerin eğitimsizliği ile açıklamak yeterli değildir. Devlet de bu konuda üzerine düşeni yapmakla, kadının toplum içinde maruz kaldığı ayrımcılığa karşı önlemler almakla ve insan haklarını geliştirmekle yükümlüdür. Toplumdaki erkek egemen düzen, sosyal-kültürel-ekonomik-siyasi uygulamalarla yukardan aşağıya devlet nezdinde yeniden üretilmekte, gelenek gibi kabul edilmekte ve uygulamadaki yasalarla pekiştirilmektedir. Kadın mücadelesinin kazanımları arasında yasal düzlemde bazı değişiklikler olsa da, gerek yasalar da gerekse uygulamada sıkıntılar devam etmektedir. Örneğin TCK’da namus cinayetlerine yönelik ‘ağır tahrik’ indirimi kaldırılmış olsa da, bunun yerine 29. maddedeki ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanmaya devam etmektedir.

Diğer taraftan, töre ve namus cinayetlerinin de aralarında bulunduğu değişik nedenlerle öldürülen kadın sayısı 2002 yılında 66 iken, 2009 yılının ilk 7 ayında bu sayı 953'e yükselmiştir. Kadına yönelik şiddetin sosyo-ekonomik boyutu nedeniyle kapitalizmin son krizinden beslendiği ortadadır. Krizin daha uzun süre devam edeceğini düşünürsek, kadına yönelik şiddetin de katmerleşeceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Kadına yönelik şiddete karşı son 7 yılda açılan davalardaki 15 bin sanığın ancak 3'te biri cezalandırılmıştır. Bu tablo göstermektedir ki, Bakanlık tarafından çeşitli yıllarda hâkim ve savcılara ayrımcılığa karşı çeşitli eğitimler verilmesi olumlu bir gelişme de olsa, gerçek yaşamdaki yansımasını bulmasına yönelik gerekli çalışmalar yapılmadığı için bu yaklaşım da sözde kalmıştır. En son eski DTP Van Milletvekili Fatma Kurtulan'ın "kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete ilişkin" verdiği soru önergesinin Adalet Bakanı tarafından yanıtlanması ile ortaya çıkan sonuçlar oldukça vahimdir. Soru önergesine verilen cevapta, 28 Haziran 2005 tarihinde Meclis'te konuya ilişkin araştırma komisyonu kurulduğu, 2006 yılında kadına yönelik şiddeti önlemek için kurum ve kuruluşlara Başbakanlıktan bir genelge gönderildiği belirtilirken, KSGM'nin kadına yönelik şiddeti azaltmak için kısa, orta ve uzun vadeli üç aşamalı bir plan hazırladığı belirtilmiştir. Ancak 2009 yılı göstermiştir ki, kadına yönelik şiddeti engellemeyi amaç edinen genelge yine sözde kalmıştır.

Yargıtay’ın ev kadını olan eşinden tazminat isteyen erkeği “evdeki düzeni bozulduğu, temizlik gibi işlerden yoksun kaldığı ve yeni düzen kurmanın külfet getireceği” gerekçesiyle haklı bulmasına ilişkin kararının ise elle tutulur hiçbir yanı yoktur. Kadının ev içi emeğini yıllarca görünür kılmak için verdiği mücadele sonucunda Yeni Medeni Kanun ‘ev içi emek her iki eşin de görevidir, eşit ekonomik değerdedir’ şeklindeki maddesi kağıt üzerinde kalmakta, kadına yönelik çifte standart sürmektedir.

2009 yılında AKP’nin liberal ve muhafazakâr politikaları nedeniyle kadınlar daha da yoksullaşmış ve yaşam alanları giderek muhafazakârlaşmıştır. Kamudaki istihdamın daralmasıyla birlikte kadınlar işgücünün piyasasında kendi hallerine bırakılmıştır. AKP hükümeti, Sosyal Güvenlik ve Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasasının çıkararak kadınların sağlık güvencesini ve emeklilik hakkını ortadan kaldırmış, katkı paylarını arttırmış, emzirme ödeneğini de düşürmüş, İstihdam Paketi ile de işyerlerindeki emzirme ünitelerini ve kreşleri kapatmaya başlamıştır. Kadınların ücretli işgücüne katılmasını engelleyerek kadın örgütlenmesi önünü kesen ev-içi emeğin kamu hizmeti olarak sunulması yönünde bu yıl 8 Mart’ta “Kreş ve Ebeveyn İzni Hakkımızdır” başlıklı bir kampanya başlattık. Kamu istihdamında toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekleştirmesi ve kadın istihdamının arttırılması için kamu kurum ve kuruluşlarında kreş ve bakım ünitelerinin var olması, doğum izinlerinin arttırılması ve ebeveyn izninin hayata geçirilmesi yönünde başlatılan bu kampanya sadece kamu emekçisi kadınları değil kadın erkek herkesi kapsamaktadır. Taleplerimizden ilki istihdam paketi ile de kapatılmasının daha da önü açılan kamu kurumlarında kreşlerin açılması, var olanların koşullarının iyileştirilmesi, ücretisiz hale getirilmesi ve kadın-erkek ayrımı yapmaksızın 50 çalışanın bulunduğu her yerde kreşlerin açılması ve 50 sayısına ulaşılamayan yerlerde ise ortak bölgesel kreşlerin açılması idi. Bir ikincisi ise 2008 yılından beri Plan ve Bütçe alt komisyonunda bulunan ebeveyn izni hakkımızın düzenlenmesi idi. Bunların dışındaki taleplerimiz, ücretli doğum iznimizin 16 haftadan, doğum öncesi 8, doğum sonrası 16 hafta olmak üzere toplam 24 haftaya çıkarılması ve yasalarda olmasına rağmen uygulamada ciddi sorunlar yaşadığımız süt iznimizin yeniden düzenlenmesidir. 2009 yılında başlattığımız bu kampanyanın takibini 2010 yılında da sürdüreceğiz.

Kamu emekçisi kadınlar terfilerde, izinlerde, ücretlerde ayrımcılığa maruz kalırken ikinci sırada, işten çıkarmalarda ise ilk sırada yer almışlardır. Marjinalleştirilen, eğreti hale getirilen ve işgücü olarak da yedekte tutulan kadın emeği sözleşmeli, esnek, güvencesiz ve sağlıksız koşullarda tutularak denetlenmektedir. Bunun yakın zamanda yaşanan ve belleklerden silinmeyecek örneği İstanbul’da yaşanan sel felaketinde işverenlerin sorumsuzluğu sonucu hayatlarını kaybeden 8 kadındır. Dünyaca ünlü markalara üretim yapan Pameks Giyim A.Ş. çalışanı bu kadınlar yük taşımada kullanılan camsız ve tek kapılı minibüsten çıkamayıp içeriyi dolduran sularda boğularak can vermiştir.

Çalışma yaşamındaki cinsiyetçi uygulamalar sadece istihdam ve ücret politikalarıyla sınırlı kalmamakta, cinsel taciz ve psikolojik şiddet yoluyla kadınlar ayrımcılığın her türlüsüne maruz kalmaya devam etmektedir. Onurlu çalışma hakkının ihlali olan işyerinde kadına yönelik tacizler, çoğunlukla suçlanma kaygısıyla gizlenirken, taciz sonrası güven ve hak arama arzusu da zayıflayabilmektedir.

Kadına yönelik şiddet vakası 2009 yılında ne yazık ki rekora doğru yol alırken, yıl sonuna kadar devlet şiddeti ve militarist politikalar yoğunluğunu kaybetmemiştir. Konfederasyonumuza yönelik operasyon kapsamında, kadın haklarına yönelik çalışmaları yöneten ve sendikalarımızın komisyonlarında yer alan çok sayıda üye ve yönetici gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Kadın hakları ve özgürlüğü mücadelesinin aktif çalışanları olan bu kadınlar toplumsal cinsiyet, sınıfsal, etnik ve kültürel kimlikleri nedeniyle hukuksuz bir şekilde yaklaşık 6 ay tutuklu kalmışlardır. Bu hukuksuzluğun yanı sıra, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde polislerin Türkiye’nin dört bir yanında eyleme katılan kadınlara yönelik uyguladığı fiziksel ve sözel şiddet yankılarını yitirmezken, seslerini ve varlıklarını yüksek sesle örgütlü bir şekilde tekrar dile getirmeye çalışan kadınlara karşı cezalar gelmeye başladı. Devlet şiddeti bununla da sınırlı kalmamıştır. Zeyneb Celaliyan'ın adil yargılanma hakkı hiçe sayılarak idamına yönelik alınan karara karşı Ankara’daki İran Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yapmak isteyen kadınlar tekrar polis şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Demokratikleşmenin ön koşullarından biri olan kadınların siyaset de dahil olmak üzere toplumsal alanın farklı yerlerindeki karar alma pozisyonlarının güçlendirilmesi yönündeki çalışmalara 2009 yılında da ket vurulmaya çalışılmıştır. 29 Mart’taki yerel seçimlerden sonra, birçok kadın yönetici, üye ve siyasetçi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Tüm bu gelişmeler ışığında, 2009 yılı devletin emek ve demokrasi mücadelesi veren kadınlara yönelik tavrının giderek sertleştiği bir yıl olmuştur.

Kadına yönelik şiddetin ve militarist politikaların son bulmayacağının en belirgin habercisi 2010 bütçesi olmuştur. Bu yıl da savunma sanayine ayrılan pay, toplumun barış ve kardeşlik taleplerini göz ardı etmiştir. Çatışma koşullarından silah olarak kullanılan kadına ve çocuklara yönelik şiddet daha da tetiklenmiştir.

Emek piyasasının cinsiyetçi karakteri kriz sürecine de yansımakta ucuz, kırılgan, esnek ve böylelikle de örgütsüz işgücü ile kadınlar kriz zamanlarında ilk gözden çıkarılanlar olmaktadır. Patriyarka ve kapitalizm işbirliğinde, evi asıl geçindirenler olarak görülen erkeklerin işsiz kalmasındansa, kadınların eve kapatılması uygun görülmektedir. Bu hak gaspları siyasi iktidar ve sermaye tarafından kriz öne sürülerek meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Tüm bunlar 2009 yılının özelde emekçi kadınlara genelde tüm kadınlara daha fazla yoksulluk, şiddet, açlık, işsizlik getireceğinin habercisidir. Bu nedenle tüm bunlara karşı ortak kadın mücadelesine dayalı bir perspektif ve program hazırlamak gereklidir.

Küresel Kriz ve Türkiye

2008’in ortalarında dünyayı etkisi altına alan Küresel kriz tüm tersi beklentilere karşın 2009’da yapısallaşma eğilimi göstermiştir. Sosyal piyasacı iktisatçıların “açgözlülük ekonomisi” olarak adlandırdıkları ve esasen 30 yılı aşan süredir küresel ekonomiye hakim olan neo-liberal perspektifte bir hata olmadığını; yaşanan krizin açgözlü kapitalistlerin suistimali, olarak açıklayan perspektif krize yönelik sermayenin ilk tepkisi olarak dile getirilmişti. Krizin derinleşmesiyle birlikte bizzat kapitalistler neo-liberal yaklaşımları sorgulamaya başlamış, ve çok sayıda kaynaktan krizin piyasacı yaklaşıma sosyal bir boyut getirerek, spekülatif finansal faaliyetler yerine reel ekonomiye öncelik veren bir yaklaşımla aşılabileceği tezi dile getirilmişti.Bu yaklaşıma göre Neo-Keynesyen politikalara dönüş gerekliydi.Bu yaklaşım özü itibariyle 30 yıldır küresel kapitalizmin öncülüğünü yürüten finans sermayesinin öncülüğü yerine yeniden sanayi sermayesinin öncülüğünü savunan bir yaklaşımdı.

Ancak 2009’da ekonomiye ilişkin beklentiler böyle gelişmemiştir. Gerek IMF-Dünya Bankası İstişare toplantılarında ve gerekse Dünya Ekonomik Forumunda küresel kapitalizmin yol açtığı küresel yoksulluk vurgulanmakla birlikte kapitalizmin bunu nasıl aşacağına dair bir yaklaşım ortaya konmamıştır. Dahası 2009’da kesif bir hâl alan krizin aşılabileceğine ilişkin bir bir takvim de sunulmamıştır. Bugün krize ilişkin geleneksel yaklaşımın benimsediği ekonominin dibe vurmasıyla birlikte zorunlu olarak yükselişe geçeceği varsayımına karşılık, göreli iyileşmelerle birlikte yeni diplerin etkisi üzerinde durulmaktadır. Kuşkusuz buraya kadar anlatılanlar soyuttur ancak kriz karşısında egemenlerin tam bir çözülme ve politikasızlık durumuyla baş başa kaldığını göstermektedir.

Sermayenin kriz karşısında ilk refleks olarak sergilediği Mali Sermayenin öncü konumunu sorgulayan yaklaşıma rağmen bugün bu yönde atılmış somut adımlardan söz etmek mümkün değildir. Ya da başka bir deyişle küresel kapitalistler kriz karşısında emekçilerin hareketliliğinden çekinerek ilk anda geri adım atacak gibi olsalar da bu yönde güçlü bir direncin ortaya çıkmaması nedeniyle mevcut krize yol açan politikaları terk etmekten vaz geçmişlerdir. Bunun anlamı emekçiler için açık bir savaş ilanı niteliğindedir.

Emeğin Yeni Konumlanışı

2009’da emeğin kriz karşısında direnç gösteremeyeceğine güvenerek kapitalistlerin mevcut politikalarda ısrar etmelerine karşın küresel ölçekte emek hareketinin bu sürece direneceğine dair bir takım güçlü işaretler de ortaya çıkmıştır. Örneğin 2009 yazında Güney Kore’de gerçekleşen Ssang Yong grevi ve ardından gelen geniş kapsamlı fabrika işgali Asya ölçeğinde buna somut bir örnektir. Ssang Yong grev ve fabrika işgali tam bir savaş atmoferinde geçmiş, grevci işçiler uzun süren çatışmalar boyunca kamuoyunun desteğini arkalarına almayı başarmışlar ve Güney Kore’nin 3. Büyük sermaye grubunu yenilgiye uğratmayı başarmışlardır. Ayrıca Arjantin’de kamu emekçilerinin sergilediği kapsamlı mücadele, Yunanistan’da emekçilerin radikal talepleri etrafında geliştirilen eylemlilik ve Türkiye’de 29 Kasım 2008 ve 25 Kasım 2009 arasında yaşanan mücadele süreci dünyada emek hareketliliğinin gelişeceğine dair güçlü işaretler sunmaktadır.

Bu örnekler göstermektedir ki, emek hareketi açısından da yeni bir döneme girilmesi kaçınılmazdır. Bu yeni dönemin 30 yıllık neo-liberal kuşatma altında emek hareketinin itildiği savunma konumundan çıkması ve daha atak konuma geçmesini zorunlu kılmaktadır.

Kriz ve AKP

Türkiye’de egemen sınıfların kriz karşısında izleyecekleri strateji iki temel değişken etrafında analiz edilmeye muhtaçtır. Bunlardan ilki küresel kapitalizmin genel stratejileri ile uyumluluk olarak tanımlanabilir ve bu kadarıyla küresel sermayenin Türkiye’deki çıkarları çerçevesinde kurulacaktır. İkinci önemli değişken emekçilerin kriz karşısında yürütülen mevcut politikalara ilişkin tutumu olacaktır ve bu haliyle 2010 bu tutumun netleşmesi açısından kritik bir yıl olacaktır.

Öte yandan AKP’nin ekonomi yönetiminde esnek bir yaklaşıma sahip olmaması, neo-liberal politikalar konusunda ısrarı ve sermaye ile arasına mesafe koymaması krizin emekçiler açısından daha da derinleşmesine yol açacaktır.

2010 Bütçesi

2010 Bütçesi emekçiler açısından geniş kapsamlı bir sermaye saldırısı olarak okunmalıdır. Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi 2010 bütçesi temenniler düzeyinde edilmiş birkaç cümle bir kenara bırakılacak olursa istihdam sorununu hiç hesaba katmayan bir bütçedir ve istihdamsız % 3,5’luk bir büyüme öngörmektedir. Emekçiler açısından ikinci neden %5,5’luk enflasyon beklentisi karşısında % 0’lık bir reel ücret artışı, ancak öte yandan özel tüketim harcamalarında %2,5’luk artış öngörüsünü borçlanmaya zorlanarak karşılama sorunudur. Yani 2010 bütçesinde özel tüketim harcamalarında öngörülen reel artış emekçilerin borçlanması varsayımına dayanmaktadır.

Öte yandan 2010 bütçesinde dile getirilen vergi gelirlerinde ortalama %18,2’lik artış beklentisi önümüzdeki yıl yeni vergilerin gündeme geleceğinin açık göstergesidir. 2009 yılı içerisinde getirilen yatırım teşviklerinin içerdiği kurumlar vergisi ve istihdam fonlarında işveren payının düşürülmesi gibi uygulamalar göz önüne alındığında bu vergilerin büyük kısmının esasen emekçilerin ödediği dolaylı vergiler olacağı anlaşılmaktadır.

2010 Bütçesi ülkenin uzun yıllardır bel bağladığı dış kaynak girişindeki daralmayı tespit etmekte ve burada ortaya çıkan daralmayı iç pazarın canlandırılması ve özelleştirme gelirleri ile telafi etmeyi öngörmektedir. Bu haliyle 2010 bütçesi sermayenin azami programının yeni bir dayatması olarak okunabilir.

6. Sonuç

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında 2009 yılının emekçiler açısından çetin bir yıl olarak geçtiğini söyleyebiliriz. İşsizlik, yoksullaşma, geçim sıkıntısı 2009 yılının temel sorunları olarak daha da öne çıkmıştır

Öte yandan Türkiye’nin yakın tarihte yaşanan krizlerden farklı olarak 2009 yılında emekçiler işyerlerinde, alanlarda ve sokakta bir dizi direniş sergileyerek krizin bedelini ödemeyecekleri iradesini ortaya koymuşlardır.

Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü vardır. Dış borç ve faiz ödemeleri durdurulmalı, kaynaklar eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal yatırımlara yönlendirilmelidir. Eğitim ve sağlık temel bir insan hakkıdır, anadilde eğitim hakkı da dahil tüm yurttaşların nitelikli, parasız eğitim ve sağlık hakkı hayata geçirilmelidir.

Asgari ücret mutlaka vergi dışı bırakılmalı ve insanca bir seviyeye çekilmelidir. Çalışanlar üzerindeki vergi yükü azaltılmalı, bölüşümdeki aslan payını almakta olan % 5’lik zengin dilimden daha çok vergi alınmalıdır.

Yolsuzluklara son verilmeli, rant ekonomisi terk edilmelidir.

İstihdam sorunu kamusal yatırım projeleri ile çözülmelidir. İşsizlik sigortasının kapsamı genişletilmelidir.

Emekçilerin ortak örgütlenmesi önündeki engeller kaldırılmalı, Grev ve Toplu Sözleşme Hakkı tüm emekçiler için güvence altına alınmalıdır. AİHM kararının gereği yerine getirilmeli Hükümet derhal toplu sözleşme masasına oturmalıdır.

Sendikal faaliyetlerden dolayı uygulanan baskı, sürgün ve cezalar geri alınmalı; sendikalara karşı ayrımcılığa son verilmelidir.

Çalışma yaşamında toplumsal cinsiyetten kaynaklanan sorunlar giderilmelidir.

Akan kanın bir an önce durdurulması, barışın sağlanması için Kürt sorununun barışçıl, demokratik, eşitlikçi temelde çözümü yönünde somut adımlar atılmalıdır.

Düşünce, ifade ve özgürce örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılmalı; bunu güvence altına alacak toplumsal, katılımcı, özgür, demokratik ve eşitlikçi bir anayasa hazırlanmalıdır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile