Cesim Parlak Yargıtay 9.Ceza Dairesi, Hizbullah Terör Örgütü Üyelerinden onikisi hakkında, adli kontrol yükümlülüklerini yerine getirmedikleri için, yeniden tutuklama kararı verdi. Kararın gerekçesi olarak da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın serbest bırakılan sanıkların adli kontrol gereği bildirdikleri adreslerindeki mahalli karakollara gidip imza vermedikleri, belirtilen adreslerinde bulunmadıkları yazısı üzerine ceza dairesi de “sanıkların saklanacakları veya kaçacakları şüphesi doğduğu” gerekçesiyle CMK’nın 112. maddesi uyarınca tedbir kararını kaldırarak tutuklama kararı verdi.
Mahkeme bu kararı verirken toplum ve kamuoyu baskısı altında kalarak, hukuka uygun olmayan bir yorumla, yasaya aykırı bir uygulama yapmıştır. Mahkemeler, hukuku uygularken hiçbir zaman mahalle baskısı, kamuoyu baskısı, toplum vicdanı gibi etkenlerin etkisinde kalarak karar veremez. Karar verirken tamamen kanunun lafzına, ruhuna, yasa koyucunun kanunu düzenlerken güttüğü amaca uygun yorumlama yaparak hüküm oluşturur.
CMK’da tutuklama süresi ve adli kontrole ilişkin hükümler Yüksek Mahkemece yanlış yorumlanmış ve bunun neticesinde hukuka uygun olmayan sonuçlar doğmuştur. Söz konusu yasal düzenleme; CMK 102/2. Maddesinde “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” Aynı yasanın 112. maddesinde “Adlî kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii hemen tutuklama kararı verebilir.”
Mahkeme güvenlik tedbirini uygularken takdir hakkını, tutuklama tedbiri yerine, başka güvenlik tedbirine yönelik kullanması halinde söz konusu tedbire uyulmaması durumunda tedbirin kaldırılarak tutuklama yoluna gidileceği belirtilmiştir. Yani yasanın öngördüğü tutukluluk süresi dolduktan sonra, halen yargılama devam ediyorsa, güvenlik tedbiri karşılığında sanık serbest bırakıldığında, sanığın tedbir kararına uymaması üzerine yeniden tutuklanması hukuken mümkün değildir. Bu düzenlemeden yeniden tutuklama yoluna gidilebileceği yorumunun, nasıl çıkarıldığını anlamak mümkün değildir.
Yasal mevzuatımızda sanığın zorunlu tutukluluk süresinden sonra yeniden tutuklanması, ancak hükmün kesinleşmesi ile mümkündür. Hüküm kesinleşmeden önce güvenlik tedbirine uyulmadığı gerekçesiyle uygulanacak müeyyide yasal olarak düzenlenmemiştir. Bu konuda yasada boşluk vardır. Yargıtay, zamanında dosyayı inceleyip sonuçlandırmadığından 31 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe giren CMK 102/2 maddesi, sanıkların serbest kalmasına yol açmış olduğundan ve oluşan kamuoyu baskısından ötürü, bu hatasını telafi etmek için bu kez yasada olmayan bir uygulama yaparak tutuklama kararı çıkarmıştır. Hizbullah davasının 26 Ocak 2011 tarihinde Yargıtay’da inceleneceği bilinmektedir. 31 Aralık 2010 tarihinden önce bir tarihte bu dosya incelenerek sonuçlandırılmış olsaydı bu sonuç ortaya çıkmayacaktı. Zamanında işini yapmayan, davayı sonuçlandırmayarak sanıkların serbest kalmasına neden olan Yargıtay, yeniden tutuklama kararı vererek, yaptığı hatayı düzeltmeye çalışmaktadır. Fakat yapılansa, “özrü kabahatinden büyük” dedirtecek nitelikte hatalara yok açmaktadır.
Bu zorlama yorumlar hukuku katleden sonuçların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’da geçen süreyi tutukluluk süresi olarak kabul etmeyip, tahliye taleplerini zorunlu süreler dolmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Diğer yandan Adana Ağır Ceza Mahkemesi ise tutuklu sanığın aynı dosyada yargılamaya konu olan her eylemi için ayrı ayrı üst sınır uygulanması gerektiği yönündeki farklı bir yorumu ortaya koymuştur. Görülüyor ki, mahkemeler yasayı uygulamak yerine, kamuoyunun etkisinde kalarak uygulama yapmaktadırlar.
Bütün bu yorumlar, yasada bulunmayan, dayanaksız, hukuktan yoksun, kamuoyunun baskısı ve mahşeri vicdanın tatmini için başvurulan yorumlardır. Fakat yargı, kanuni olmayan bu yorumlarla kendisinden kaynaklanan eksikliği gidermeye çalışmaktadır. Bu hukuka uygun olmayan uygulama şekli, yargıyı çıkmaz bir yola sokmuştur.
Yargı mensupları her gün televizyon televizyon dolaşıp muhalefet gibi siyaset yapacaklarına; zamanında işinin gereklerini yerine getirselerdi, davaları zamanında sonuçlandırsalardı, bu içinden çıkılmaz sonuçlar ortaya çıkmazdı.
Yargı tüm etkilerden ve baskılardan kendini korumalı, sadece kanunları evrensel hukuk normlarına uygun olarak yorumlamalı, aksi durumda hukuk devleti ilkesi yargı eliyle yok edilmiş olacaktır.
internethaber.com





